|
Karadal, H. ve O. Savaş, "Appropriateness of Strategical Evaluations to the Millennium Trends: A Research in 500 Large Turkish Firms," European Trade Study Third Annual Conference, Universite' Libre De Bruxelles, Brüksel, 14-16 Eylül 2001. http://www.etsg.org/ETSG2001/Program2001.htm Brüksel’de sunulmuş olan bildirimin özeti http://www.stradigma.com/index.php?sayfa=makale&no=190 TÜRK İŞLETME YÖNETİCİLERİNİN YENİ MİLENYUMUN TRENDLERİNİ ALGILAMA DÜZEYİ Doç.Dr.Himmet KARADAL GİRİŞ Türk işletme yöneticilerinin paradigması (bakış açısı) ve geleceğe yönelik düşünceleri hakkında bilgi sahibi olmak önemlidir. Çünkü, stratejik düşünce ile performans arasında olumlu bir ilişki olduğu varsayılır. Yönetici, kurum içindeki kaynakları çok verimli bir şekilde yönetmiş olsa bile, o kurumun geleceğinde tehditler ve fırsatlar vardır. Bu fırsatların ve tehditlerin doğru algılanması, yöneticinin geleceği doğru algılamasıyla ilintilidir. Daha şimdiden, gelecek yüzyılın hatta yeni milenyumun trendleri hakkında, gelecek bilimciler tarafından ileri sürülen ve bilimsel temellere dayanan öngörüler bulunmaktadır. Acaba, Türk işletme yöneticileri, yeni milenyumun trendlerini ne kadar doğru algılamaktadırlar? Veya Türk işletme yöneticilerinin stratejik değerlendirmeleri, yeni milenyumun trendlerine hangi ölçüde uygundur? Daha da önemlisi, yönetici stratejik düşünceye sahip midir? Acaba, Türk işletme yöneticileri uzun vadeli bir paradigmayla daha sorun çıkmadan o sorunu kaynağında çözmeyi ifade eden proaktif yönetim tarzını mı benimsemektedirler? Yoksa, kısa vadeli bir bakış açısıyla sadece kendi yakın çevrelerindeki sorunlarla günü kurtarma gayretini ifade eden reaktif yönetim tarzını mı benimsemektedirler? Bu makalede, 500 Büyük Türk işletme yöneticilerinin, yeni milenyumun trendlerine ilişkin değerlendirmeleri analiz edilmektedir[1]. YENİ MİLENYUMUN VARSAYIMLARI Yeni Millenyuma ilişkin mega trendler[2] [3] ve bilgi toplumu[4] [5] [6] [7] [8] hakkında birçok araştırmaya rastlamak mümkündür. Yeni Milenyumda, hemen her alanda çok hızlı değişimler, hatta dönüşümler beklenmektedir[9]. Korkular ve beklentiler. Her ikisi de büyük dönüşümlerin habercisidir. Daha şimdiden, ürünlerin ve üretim teknolojilerinin yaşam süresinin gittikçe kısaldığını; İnsanların hayatlarında birkaç kere iş veya meslek değiştirmek zorunda kaldıklarını görmekteyiz. Yeni milenyumun gerçekleri, yenilikçi olmanın hayati bir öneme haiz olduğuna işaret etmektedir. Yeni milenyumun diğer bir özelliği, rekabet avantajının kaynağıyla ilgilidir. Hammadde fiyatlarındaki düşüş, fiziksel kaynakları rekabet avantajı olmaktan çıkarmıştır. Artık rekabet avantajı bilgi ve bilgiyi entelektüel faydaya dönüştürebilen insandır[10]. Yeni milenyumda diğer bir büyük dönüşüm, dünyada ticari blokların oluşmasıdır. Dünya ticaretinin büyük bir bölümü, bu ticari bloklar arasında gerçekleşmektedir[11]. Bu, yeni politik oluşumlar, yeni dengeler ve yeni dengesizlikleri gündeme getirmektedir. Nüfusun yaşlanması, doğal çevreye ilişkin sorunlar, güvenlik problemleri ve gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin yaşam standartlarındaki farkın artması da büyük dönüşümlerin habercisidir. Strateji, geleceğe yönelik olarak bir örgütün amacı doğrultusunda fırsatçı olmasına imkan tanır. Fırsat denilen şeye, eğer bir strateji varsa karar verilebilir. Aksi takdirde, örgütü istenilen sonuçlara götüren gerçek adımların neler olduğunu, hedefleri değiştirmenin ve kaynakları bölmenin ne anlama geldiğini anlatmanın hiçbir yolu yoktur. Diğer bir deyişle, örgütlerin amaçlarına ulaşmasında yöneticilerin stratejik davranmaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Fakat, 21.yüzyılda dünyanın içinde bulunduğu hızlı değişim ve tümüyle belirsizlik döneminde strateji hangi esasa dayandırılabilir? Bir yöneticinin temel alacağı varsayımlar ve kesinlikler var mıdır? Aslında, kesinlikler olarak dikkate alabileceğimiz BEŞ fenomen vardır. Ama bunlar şu andaki dikkate alınan stratejilerin varsayımlarından oldukça farklıdır. Hepsinin ötesinde, bunların hiçbiri ekonomik değil; esas olarak sosyal ve politik. Bu beş kesinlik şunlardır[12]:
Gelişmiş ülkelerde doğum oranı, nüfusun yeniden artması için gerekli olan oranın oldukça altındadır. Bu oran, üretken canlı doğum yapan kadınlarda 2.1’in altındadır. Örneğin, İtalya’nın zengin bölgelerinden Bolonya’da 0.8’e; Japonya’da 1.3’e düşmüştür. Gerçekte, Japonya, Portekiz, İspanya, Güney Fransa, İtalya ve Yunanistan başta olmak üzere tüm Güney Avrupa ülkeler,i 21. yüzyılın sonuna doğru toplu ulusal intihara sürüklenmektedir. O zamana kadar, örneğin İtalya’nın 60 milyon olan nüfusunun 20-22 milyona; Japonya’nın şimdiki 125 milyon olan nüfusunun ise, 50-55 milyona düşmesi beklenmektedir. ABD’de de şu sıralarda doğum oranı 2’nin altındadır ve sürekli gerilemektedir. Bu seviyede olmasının tek nedeni de son yıllarda ülkeye olan göçmenlerin sayısının fazlalığından kaynaklanmaktadır. ABD’de 2015 yılından sonra nüfustaki çoğalma en çok 55 ve üstündekilerde yoğunlaşacaktır. 2025 yılından sonra ise, çok büyük bir göç olmazsa, 60-68 yaşın altında olan işgücündeki keskin düşüşü hiçbir şey önleyemeyecektir. Böyle bir şey daha önce hiç olmamıştır. Gelecek 20 yılda, bütün gelişmiş ülkelerde emeklilik yaşının 79 civarına yükseltilmesi gerekecektir. Tekrarlamak gerekirse, bütünüyle yeni olan şey, gelişmiş ülkelerdeki doğum oranının çöküşe uğramasıdır. Kullanılabilir gelir payındaki ufak değişimler tıpkı nüfustaki değişimler kadar önemlidir, ama genellikle bunlara daha az dikkat edilir. Bu değişikliklerin 21.yüzyılın ilk on yıllarında demografik değişiklikler kadar dramatik olacağı düşünülmektedir. Kullanılabilir gelirdeki paylar, tüm ekonomik bilginin temelini oluşturur. Buna henüz ne yöneticiler ne de ekonomistler önem vermektedirler. Gerçekte çoğu bunu umursamamaktadırlar bile[13]. Tüm kurumlar, performansın ne anlama geldiğini etraflıca yeniden düşünmek zorunda kalacaklar. Bu şimdiye kadar basit ve açıktı, ama artık değil. Strateji, ileride daha çok performansın yeni tanımını esas almak zorunda kalacak[14]. Bütün kurumlar, küresel rekabeti bir stratejik amaç haline getirmelidirler. Hiçbir kurum, dünyanın herhangi bir yerinde kendi konusundaki liderlerin koyduğu standartlara sahip değilse, bırakın başarılı olmayı, varlığını sürdürmeyi bile ümit edemez. Dünya çapındaki bu yapısal değişim ve belirsizlik sürecinde stratejinin temeli olması gereken en son kural, ekonomik gerçek ile politik gerçek arasında giderek artan uyumsuzluklardır[15]. Bu yeni gerçekleri dikkate almayan bir kurumun stratejisi olmayacaktır. Bu kurum, gelecek birkaç yıldaki ya da gelecek on yıllardaki mücadelelere de hazırlıklı olmayacaktır. Başarılı olmayı da bekleyemezler. Stratejik yönetim, gelecekle ilgilidir. Otomobil kullanmak gibi. Öncelikle ileriyi görmek gerekir. Stratejik planlama, örgütün değişen çevresine uyumunu sağlamaktır[16]. Çevredeki değişimlere uyum sağlayan örgütlerin rekabet avantajı bulunmakta ve bu avantajı sürdürebilmektedirler[17]. Acaba, Türk işletme yöneticileri, yeni milenyum trendlerinden ne kadar haberdardırlar? ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ Bu araştırmada, Sanderson[18] ve diğer araştırmacılar[19] [20] tarafından ileri sürülen yeni milenyumun trendleri esas alınarak bir soru formu oluşturulmuştur. 5’li Likert ölçeğinde, yöneticilerin bu ifadelere ilişkin algılamalarını belirtmeleri istenmiştir. Anketler, 2000’de İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından belirlenen 500 Büyük Sanayi işletmesinden 400 işletme yöneticisine gönderilmiştir. Gönderilen anketten 111 tanesi geri dönmüş ve analize tabi tutulmuştur. BULGULAR Yöneticilerin değerlendirmelerine sunulan yeni milenyumun trendleri ve elde edilen sonuçlar aşağıdaki Tablo 1’de sunulmuştur. Tablo 1: Türk İşletme Yöneticilerinin Yeni Milenyumun Trendlerine ilişkin Algısı*
73 Tablo 1 incelendiğinde anlaşılacağı gibi, araştırmaya katılan yöneticiler genel olarak yeni milenyumun trendlerini yeterince doğru algılayamamaktadır. En önemli sonuçlardan birisi, “ABD güç kaybedecek, uluslararası liderlik rolü zayıflayacaktır” ifadesine katılımın çok düşük olmasıdır. Bu ifadeye, Türk yöneticilerinin çok düşük düzeyde katılımı oldukça düşündürücüdür. Bu sonuç, çevremizi doğru algılayamadığımızın açık bir ifadesidir. Gerçekten uzak bir algıyla, kendimizi ABD’ye bağımlı görmekteyiz. Ne tür bir sorun veya gelişme varsa, bunun kaynağını kendimizde değil, başka adreslerde arama eğilimimiz gelişme potansiyelimizi yok etmektedir. SONUÇ Gelişmenin en önemli anahtarının “kendine güven” esasına dayandığı vazgeçilmez bir gerçektir. Birey ve toplum olarak, öncelikle kendimizi ve ülkemizi; bununla birlikte, dünyadaki temel eğilimleri iyi tanımamız gerekmektedir. Bu çerçevede, kendi gücümüzü ve zayıflıklarımızı analiz ederek, geleceğin muhtemel fırsatlarına ve tehditlerine hazır olmak durumundayız. Ne var ki, 21. yüzyıl bir Amerikan yüzyılı olmayacaktır. Öncelikle kendimizi merkeze alarak geleceğimizi yönetmeliyiz.
|



